KÜÇÜK GÜZELDİR
Fatih Köse
14 Temmuz 2026
0
“Küçük güzeldir” ama doğu toplumlarının genelinde “En büyüğü
olmalı” düşüncesi ağır basar.
Rahmetli Nail Ağa’nın kasaplar halinde küçük bir dönerci dükkânı
vardı. Ne de güzeldi! Büyüdü, daha da büyüdü ama o eski küçük güzel dükkanından
çıktığına muhtemelen kendisi de pişman olmuştu.
Pastırmacı esnafı da önceleri daha küçüktü. Pastırmalar
sonbaharda PASTIRMA YAZI adı verilen güneş ve rüzgârlı havada yani doğal ortamda kururdu. Kışın
tüketilir, yazın pastırma olmazdı.
Talep arttı, büyüdüler. Yazın da hizmet verir oldular. Pastırma Yazında kuruyan pastırmalar yeterli gelmiyor. Artık yazın devam eden pastırma talebine cevap verebilmek için kışın da kapalı ortamlarda SANAL PASTIRMA YAZI iklimi oluşturularak kurutuluyor olsa gerek! Daha da büyürlerse fabrikasyona dönerler ama emin olun o eski küçük işletmelerinde üretilen pastırmanın kalitesini büyüyerek yakalayamazlar.
* * *
Küçük bir okulda öğretmenler neredeyse bütün öğrencileri
ismen ve aileleri ile birlikte yakından tanır. Eğitim ve öğretim kalabalık okullara nazaran daha
kaliteli, içten, samimi, etkili, verimli olur. Öğretmenler çocukları iyi
tanıdığından simâlarından bir dertleri olduğunu hemen anlayabilir. Onlarla bağ
kurabilir. Bin kişilik asker kışlası gibi okullarda bu güzellik kaybolur.
Küçük ve yakın çevresine hitap eden insan ölçekli bir cami, cüssesi ile orantılı minaresi ile çok güzeldir. Çevresindeki ağaçlar, ağaçlardaki kuşlar, şadırvandaki su sesi insana huzur verir. Camilerin de büyüdükçe şâşâsı artar. Büyük avlulardaki zemin döşemesini ağaç kökleri çatlatıyor diye ağaçlar kesilir. Güneş altında pişen gölgesiz taş avlularda insan huzur bulamaz. İbadet taat ruhu gider resmiyet, protokol havası gelir.
Duvarlara devasa çiniler,
hatlar yapılır. Uzaktan hem de en uzaktan gözüksün diye üç şerefeli en uzunundan en kallavisinden en fazlasından minareler yapılır.
Büyük, mermer müezzin mahfilleri, devasa avizeler derken mâna yola feda edilmeye
başlar. Camiyi sabah namazında doldurmak için uzaklardan minibüslerle gençler taşınır, çoğu vakte yetişemez ama cemaatin bolluğu görüntüsü için fotoğraflar alınmıştır. Caminin kadrosu büyür. Caminin şanına yakışır kıraat arayışı başlar.
Rekabet tatsızlaşır. Caminin masrafı artar, ruhu kaybolur, cemaat fatura ödeme
derdine düşer, camiden, cemaatten soğur.
* * *
En büyük hastaneyi, en büyük hava limanını, en büyük barajı,
en büyük köprüyü yapıp bununla övünmekte bize has duygulardır. Büyük, daha büyük, en büyük…! olma, büyük, daha büyük, en
büyüğünü yapma arzusu acaba nereden gelir?!
Bildiğim kadarı ile Allah’ın kullarına ZENGİN OL,
BAŞARILI OL, GÖSTERİŞLİ OL diye bir emri yok.
Belki, birinci dünya savaşı sonrası batı karşısında
dağılmış, parçalanmış, itibarını, gücünü kaybetmiş olan müslümanların yaşadığı
travma yüzündendir bu büyük şeyler yapma hastalığı. Tekrar eski günlere duyulan
özleme kısa yoldan nasıl ulaşılır?!
Acaba onları bilimde, sanatta, teknolojide, ekonomide
yakalayana kadar o eski günlere olan özlemimizi en büyük hastaneyi, hava limanını,
barajı, köprüyü yaparak gidermek mi istiyoruz?!
Belki de kişisel gelişim kitapları ile yıllarca hepimize aşılanan BAŞARILI OLMAK! DAHA BAŞARILI OLMAK! güdüsü yüzündendir.
Başarıyı da gözle görülür eserler yapmakta arayan insan bir gün elveda diyeceği dünyaya iyi hatırlanmak için eserler bırakmak ister. Bunlar devasa olursa öte dünyaya faydası daha fazla katkısı mı olur bilemiyorum.
Ölümlüler, ölümlü dünyada ölümsüz eserler bırakarak ölümsüz olmak, hatırlanmak ister. Oysa birçoğumuz 200 yıl ve daha önce kimlerin neyi yaptığını bile pek bilmeyiz.
Dernekler, vakıflar, cemaatler, partiler de böyledir.
Bir vakıf, dernek, cemaat ya da parti küçükken samimi ve içtendir.
Çünkü mensupları çileyi paylaşırlar. Çile çekenler bedel öder, bedel ödeyenler
hatıralar biriktirir. Zorluk ve yoklukla, kendinden vererek, feda ederek, paylaşarak,
dertleşerek, emek vererek, umut büyüterek mücadele ederler.
İyi niyetle bu fedakârlıkları yapanlar “dava”larına güven
duymaya başlarlar. Güven insanî bir duygudur ve insan bir şeylere güvenmeden
yapamaz.
Büyüdükçe bedel ödemeyen, çile çekmeyen ama şekerin kokusuna gelenler yukarılara tırmanmaya başlar. Kazanımlar artar.
Kazanımlar arttıkça kaybedilecek şeyler artmış olur. Biriktirme, büyüme başlar. İlerideki güzel günler için sabırla çalışma önemli hale gelir. Hasbîlik azalır hesabîlik artar. Amatörlük biter kurumsallık gelir. Artık büyük olmak yetmez. Daha da büyümeli, en büyük olmalıdır.
Kusurlar görülmemeli, sorunlara ilişkin sorular halının altına süpürülmeli, nifak çıkarmamalı, infaka devam etmeli, tâbi olmalı...
* * *
Ölümlü dünyada insanları Allah’a iman etmeye davet eden bir
cemaat, DAHA ÇOK İNSANA ULAŞMAK, DAHA FAYDALI OLMAK, DAHA DA BÜYÜMEK amacı ile televizyon açar, gazete çıkarır, banka kurar, iş adamlarını örgütler. Derdi ukbâ olanın dünyaya bu kadar sarılması doğru mu? diye sorulmaz.
Ülkenin sorunlarını çözmek amacı ile yola çıkan parti
İKTİDAR OLMAK, EN ÇOK OYU ALMAK için oy getiren insanları şaibelerine rağmen
aday yapar, kol kırılınca yenin içine saklar. Dün kendisi için çıkarılan zorlukları, hukuksuzlukları kendisi de ötekine yapmaya başlar. Ehliyet, liyakat yerini koşulsuz sadakata bırakır.
Derdimiz sorunları çözmekti artık iktidarda kalmak oldu. Başladığımız yere döndük, eleştirdiklerimize benzedik. Bu doğru mu? diye sorulmaz.
Abiler, ablalar, hocalar, şeyhler, başkanlar, genel başkan
yardımcıları, liderler her şeyin en iyisini bilir. Onlar senin yerine en
iyisini düşünür. Onlar istişare eder. Tecrübelidir, kolay kolay hata yapmaz. O
yüzden onları eleştirmek, hataları dillendirmek nifak çıkarmak olur.
* * *
Bir yapı büyüdükçe içine sızmak, o yapıyı yönetmek,
yönlendirmek, kullanmak kolaylaşır. Önceden herkesin birbirini tanıdığı o küçük güzellik artık devasa bir bilinmeze dönmüştür.
Kitleleri etkileme gücüne sahip olan bu yapıların
başındakilerine etki edenler kitlelerini de çok ucuz maliyetlerle yönlendirme
imkanına kavuşur.
Dâhil olduğu yapıya ister cemaat ister parti olsun, sonsuz güven duyan, o yapıyı tek doğru ve o yapının dışında kalanları "ÖTEKİ" olarak kodlayan bir akıl, ağaç dalındaki yaprak gibidir. Bir yaprak analitik düşünemez, sorgulayamaz, öneri sunamaz. Çünkü buna ihtiyaçları yoktur. Onun varlık sebebi dalından beslendiği ağaçtır.
Abiler, ablalar, hocalar, başkanlar, genel başkan yardımcıları, liderler onların yerine her şeyi düşünür, en doğru kararı alır.
* * *
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliğinin yıkılışı, perestroika zamanında yaşananlar ile ilgili zamanın Rus Lideri Mihail Gorbaçov’a nerede hata yaptınız diye sorarlar. “Hatayı hep dışımızda aradık”. der.
15 Temmuz 2016 darbe girişiminin üzerinden on yıl geçti.
Küçük ve güzel olan bir cemaat DAHA ÇOK İNSANA ULAŞMAK DAHA BAŞARILI
olmak için büyüdü. Birçok iyi niyetli, temiz anadolu insanı çile çekti, fedakârlık
yaptı, emek verdi ve güvendi. Büyüyen her yapının başına gelen onların da
başına geldi.
Bizzat ülkenin Cumhurbaşkanı tarafından tabanı ibadet olarak
nitelenen ve yapı küçükken emek veren, fedakârlık yapan, çile çeken binlerce
insan çok büyük bedeller ödedi, ödemeye devam ediyor.
Dini değerler, din adamları, sevgi, saygı kavramları erozyona
uğradı.
Ülkenin sivil inisiyatifi büyük bir yara aldı.
İyi yetişmiş yüz binlerce insan toplumdan tecrit edildi,
alınlarına görünmeyen bir damga vuruldu.
Çocukları anlam veremedikleri bu durumla büyüdü.
* * *
Şimdi küçükken güzel olan ama büyüdükçe güzelliğini kaybeden
partilerimiz var.
Başında ülkeye daha iyi hizmet etmek için farklı düşüncedeki insanlarla yol
yürüyebilen, zamanı gelince makamdan feragat edip bir arkadaşını ileri
sürebilen, ehliyet, liyakata değer veren, sürekli kadrolarını yenileyen partiler
büyüdüler.
Artık tek bir lider etrafında kümelenen parti müntesipleri var. Yukarıdakiler onlar için de en iyisini düşünüyor, en doğru kararı alıyor! Onlar da eleştiriden münezzehler! Yaptıklarının bir kerameti, bir hikmeti var sual olunmaz! Onlar da büyümek daha çok büyümek istiyorlar. Onlar da her büyüyen yapı gibi sızmalara, yönlendirmelere, kullanılma tehlikesine açık hale geldiler. Onlar da mânayı yola feda etmeye başladılar.
* * *
Zeval eksilen demektir. Zevalli yani zavallı. İnsan zavallıdır. Çünkü her gün hayatından eksilir. Zavallıdır çünkü zavallı olduğunu da unutur. Şu dünyada hoş bir sâda bırakıp gitmek meselesini herhalde çoğumuz yanlış anlıyoruz. Bu amaçla BÜYÜK EN BÜYÜK işleri yapalım derken geride ne hoşluk ne de sadâ bırakmama ihtimali hiç aklımıza gelmiyor.
Belki de imtihan zavallı olduğumuzu unutmamadadır. Ne dersiniz?
Diğer yazılar için tıklayınız...
ETİKETLER: 15 TEMMUZ
YORUM YAP
E-mail adresiniz yayınlanmayacaktır.
